Hakkımda

Fotoğrafım
Şimdiye kadar İstanbul’da yaşadı, orada da doğdu . Toplamda 12 yılını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarında geçirdi. Sosyolojide yaptığı yandal sırasında yoğun oryantalizm ve Said tartışmalarının etkisiyle yüksek lisans tezini medyada oryantalizm üzerine yaptı. Doktorada kafasından türlü çeşitli konu geçişi sonrasında yeni medyanın toplumsal etkileri üzerine çalıştı ve bu konuda çalışmayı sürdürüyor. Takıntılı bir biçimde iletişime erişmede eşitsizlik üzerine konuşup duruyor. “Ne var canım onlar da erişseydi” karşı çıkışlarını duydukça çıldırıyor. O anlarda bir ejderha gibi ağzından ateş püskürtmek istiyor. İletişim sosyolojisine ilgi duyuyor ve bilimin, ticaret için değil toplum için olduğuna inanıyor. “Yaptığından hoşnut olan bir öğretim elemanı emekliye ayrılmalıdır” sözünü benimsiyor, o yüzden yazdığı her şeyi iki gün sonra beğenmiyor.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Hoşgörü Üzerine


Bazı insanlar vardır ki kendinde en çok ne eksikse hep ondan söz eder, lafı döndürüp dolaştırıp aynı yere getirir. Sözünü ettiği o “her ne ise”ye çok bağlıymış gibi, kendinde sanki çok varmış gibi.

Toplumlar da aynı insanlar gibi… Kendinde en çok ne yoksa hep ondan söz etmez mi? Toplumca dönüp dolaşıp söylediğimiz şeyler aynı değil mi? Hoşgörü, misafirperverlik... Ne kadar hoşgörülü olduğumuzu yaşadığımız her olayda bir kez daha görüyoruz. Azınlıkları horlamakta, “Biz”den olmayanı dışlamakta, hatta daha da ileri gidip öldürmeke ya da ölüm gibi başka yerlere sürmekte… Hoşgörü işte, birlikte yaşamayı bilme kültürü değil mi hep bu? Benden değilse yaşamasın ya da yaşasın da benim gözüme pek görünmesin gibi hastalıklı düşünce değil mi bir grubun içine işleyen? Ve de ne yazık ki çoğunluk değil mi bu sözü edilen?

Hrant Dink’in öldürüldüğü günden birkaç zaman sonraydı, öğrenci olduğum dönemde çok daha düzenli takip ettiğim mizah dergisi elimde, tramvayda Beyazıt’a doğru yol almaktaydım. O eğlenceli sayfaların üzerine gölge düştüğü zamanlardı ve dergiyi aldığım gibi okuduğum yazar Altay Öktem’di. “Azınlık Raporu” başlıklı bir yazı kaleme almıştı ve şunları diyordu Dink’i kastederek: “…her ikimiz de bu boş kalabalığın içinde sıkışıp kalmış birer azınlığa dahildik. Azınlık olmak, namlunun ucunda olmaktır her zaman. Hrant Dink’in Ermeni olmasından söz etmiyorum. etnik, dini özellikler kadar düşünsel yapı da belirleyicidir ‘azınlık’ olup olmamakta. Formül çok basit aslında: sokağa balgam atmayan kişi azınlıktır bu ülkede ve herkesin gözü üzerindedir. Söz konusu Saddam bile olsa, bir kişinin ipe çekilmesini seyredemeyecek, kabul edemeyecek kadar yüreğinde sevgi olan herkes azınlıktır…”

Hayatıma önemli bir yer etti bu yazı ve evet içimdeki boşluğu o gün doldurdum belki, nereye koyacağımı bilemediğim kendimi tanımladım.

Hoşgörü, evet hoşgörü, aynı olan kişilere karşı hoşgörü, benden ise ya da benim sindirebileceğim kadar ise hoşgörü…

Ne zaman olduğunu ve kimin söylediğini anımsayamadığım bir başka mihenk taşı söz ise bir tartışma programında geçmişti yanılmıyorsam. “Türkiye kendine mozaik der, oysa mozaik ayrıştırıcıdır, sınırları bellidir. Mesele ebru olabilmektir.”

Mesele ebru olabilmek işte, mesele hoşgörüyü sadece dilimize pelesenk etmekte değil, içselleştirmekte.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder