Hakkımda

Fotoğrafım
Şimdiye kadar İstanbul’da yaşadı, orada da doğdu . Toplamda 12 yılını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarında geçirdi. Sosyolojide yaptığı yandal sırasında yoğun oryantalizm ve Said tartışmalarının etkisiyle yüksek lisans tezini medyada oryantalizm üzerine yaptı. Doktorada kafasından türlü çeşitli konu geçişi sonrasında yeni medyanın toplumsal etkileri üzerine çalıştı ve bu konuda çalışmayı sürdürüyor. Takıntılı bir biçimde iletişime erişmede eşitsizlik üzerine konuşup duruyor. “Ne var canım onlar da erişseydi” karşı çıkışlarını duydukça çıldırıyor. O anlarda bir ejderha gibi ağzından ateş püskürtmek istiyor. İletişim sosyolojisine ilgi duyuyor ve bilimin, ticaret için değil toplum için olduğuna inanıyor. “Yaptığından hoşnut olan bir öğretim elemanı emekliye ayrılmalıdır” sözünü benimsiyor, o yüzden yazdığı her şeyi iki gün sonra beğenmiyor.

2 Ekim 2017 Pazartesi

Birinci Mektup

Bu aralar içimde susmayan bir geveze ile muhatabım. Her an her konuda konuşuyor ve birden bire bir sürü soru getiriyor aklıma. Elbette o sorularla bırakıyor beni, düşünmem için. Düşünmek ve cevaplamak için çok zamanım oldu aslında ve bir süredir bu cevapları, bulduklarımı paylaşacak birini arıyordum. Bazı yazdıklarımın yerini bulamadığını düşününce yanlış adreslere yolladığımı anladım, birkaç denemeden sonra. Bir şeyi muhatabı anlıyorsa iletişim gerçekleşmiştir, demek ki ya hedef kitle seçimimde ya da mesaj kodlamamda sorun vardı ya da hedef kitlem doğrudan sorunluydu. Biraz hayal kırıklığından sonra esas yazmam gerekenin sen olduğunu fark ettim. İnsan bazen gözünün önündekini görmüyor başka yerlere bakmaktan, muhatabının orada beklediğini fark etmesi biraz zaman alıyor.
Ben gibi biraz eski kafalı olduğunu bilirim. Şu sıralar çoğu kişinin anlayamayacağı hatta alaya alacağı mektuplaşmanın değerini anlarsın. Yitip gitmesi ne kadar acı veriyor bilsen. Düzenli mektuplaştığım biri olmasa da yazardım bir zamanlar eşe, dosta; teknoloji de vardı üstelik o zaman yeni yeni cep telefonu kullanmaya başladığımız zamanlardı ama yine de yazardım. Çünkü mektuplaşmak pragmatist olarak düşününce bir haberleşme biçimi, doğru ama diğer yandan bir edebi tür. Ne çok kitap vardır mektuplardan oluşan ya da düşünürlerin birbirlerine yazdıkları, fikirlerini birlikte geliştirdikleri mektuplar. Yani mektubun neredeyse ortadan kalkıyor olması bir edebi türün de cenazesine çağırıyor belki bizi. Milana’ya Mektuplar olmayacak mı bundan sonra ya da A’dan X’e Mektuplar. Ne acı… 
“Mail”leşmeler diye bir şey ortaya çıkar mı dersin? Biraz alayla sorduğum bu sorunun yanıtı bence elbette hayır. Çünkü hep kısaya dönük mailleşmeler, bir iki satırla baştan savmaya çalışıyor insanlar. Ben onları da uzun yazarım genellikle hele de –nadir olsa da- fikri bir tartışma varsa. Bir iki kişi ile böyle mailler yazıyoruz birbirimize bir fikri tartışıyoruz ve bu hız çağına inat bazen bir mektup süresinden daha fazla zaman bana yazmalarını bekliyorum. Çok sevdiğimi ve sevindiğimi söylemeliyim böyle tartışmalara, elbette yüzyüze her zaman daha güzeldir ama bazen imkan olmayabiliyor biliyorsun. Mektuplar gibi özenle bir kutuda saklayamıyor olsak da maillerimizi en azından “gelen kutusu”nda güvenle durduğuna inanıyoruz.
Lakin mektubun sıcaklığı yok tabii mailde, karşılaştırılamaz bile. Bir elden çıkıp diğerine giden bir parça mektup. Elinin kiri, mürekkebin akışı, yazının karmaşası, belki gözünün yaşı değmiş olan ve bir mekandan diğerine emekle yollanan, yol boyunca hassasiyetle taşınan ve sonunda varacağı yere gelen bir konuk. Yani yazıp yazıp bir tuşa basmak değil ya da anlık mesajlaşma uygulamalarında olduğu gibi sessiz harflerden ya da emojilerden oluşan bir metin değil. Bunlar da gerekli değil mi? Gerekli elbet ama yine de aramızdan çekilmeye başlayan mektup bambaşka.
Bir kere sabırdır mektup ve karşındakine değer vermektir. Her bir aşaması yazdığın kişi ile birlikte olmak aslında. Öyle bir yandan işlerini yaparken bir yandan da cevap yazayım diyemezsin günümüzde olduğu gibi ya da biri ile konuşurken diğer yandan mektup yazmaya çalışmazsın. Mektup, yalnızlaşmak, yazdığın ile başbaşa kalmaktır, benim şimdi seninle başbaşa olduğum gibi. Seni düşünerek, ne düşünecek diye düşünerek yazdığım satırlar.
Yazma eylemine geçmek bir zaman alır. Nerede yazsam mesela? Çalışma odasında mı, mutfak masasında mı, biraz hava alarak balkonda mı? Hangi kalemi kullansam ama vardır mektup yazanların mektup kalemi ve illa onu kullanırlar. Kağıt işin kolay kısmı. Her şeyi hazırladıktan sonra içinde bir sohbet başlar insanın. Yazmaya yazgılı olmak biraz da çevreden belki. Konuştuğun anlaşılmayınca ya da herkes konuşup sen konuşamayınca yazarak anlatmak en doğru seçenek oluyor. “Yazdım, çünkü susarak anlatmanın tek yolu buydu” diyor bir kitapta ve bir yazar, mektubuna değil ama günlüğüne “Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız” diye başlıyor. Yazmak, bazen tercih, bazen mecburiyet oluyor.
Mektuba başlarken belki ilk satırları yazmak zor, her yazıda olduğu gibi ama sonra cümleler akıp gidiyor. Yazma, ne kadar sürüyorsa o kadar yalnız ve o kadar yazdığın kişiylesin. Yazının azizliğine uğramamak için doğru kelimeler seçmeye çalışma derdi. Hep yazmak isteği ama noktalaman gerektiğini de bilme sıkıntısı. Başlangıç kadar bitiş cümlesi de zor belki. Şimdiden düşünüyorum ben de nasıl bitireceğimi, son cümleye çok anlam yüklüyoruz belki de.
Mektup, yazan için bittiğinde mektup için yeni bir hayat başlıyor aslında. Yolda üşümesin, kötü gözler ona bakıp rahatsız etmesin diye mantosunu giydirip sıkaca kapatıyoruz onu. Zarfın kapağını yapıştırdıktan sonra hem biraz potluğu gitsin diye hem de belki son dokunuş olsun diye hafifçe bir sıvazlıyoruz. Yollarda kaybolmasın, tam da gideceği yere gitsin, yani sana varsın diye hassasiyetle adresini yazacağım ve onu sana taşıyacaklara teslim edeceğim. İşte yolculuk başladı…
Muhtemelen yalnız kalacak mektubum, bizim gibi mektuplaşmayı sevenler kaç kişi kalmıştır ki mektuplarla birlikte yolculuk yapabilsin. Faturalar, iadeli taahütlüler, reklamlar, banka hesap özetleri vs… Tüm bunların içinde tarih öncesinden kalmış gibi hissedecektir belki kendini. Verdiğim postanede başka şeylerle toplanacak, oradan oraya gidecek, yerlerine göre ayrılacak sonra ve artık başka neler yapılıyorsa. Ve en son posta kutunda ya da kapına sıkıştırılmış olarak bulacaksın uzun yoldan gelen yolcuyu ve biliyorum ki hassasiyetle konuk edeceksin onu evine. Artık sen de benimle başbaşasın, aynı benim şimdi seninle olduğum gibi. Okuyacak, belki bir daha okuyacak ve yaptığım tüm seçmeleri sen kendi adına yapacaksın cevap vermeden önce. Nerede yazsam, hangi kalemi kullansam?
Aradığım muhattaba ulaşmanın sakinliğini ve mutluluğunu yaşayacağım ben de. Özür dilemeliyim belki senden, sana anlatma gerekliliğini fark edemediğim için, aslında en iyi sana  anlatabileceğimi görmediğim için. Hatta belki de kendimden de özür dilemeliyim, yanlış yerlerde anlaşılmaya çalıştığım için.
Cümlelerimi ve düşüncelerimi teslim edebilecek bir yer bulmanın huzuru ne hoş, sakin bir yere sığınmak gibi sanki. Ve şimdi sıra sende ama acele etme ve biliyorum ki etmezsin de. Ben sabırla cevabını bekleyeceğim, tüm hıza ve akıp giden zamana, “zaman çok önemli” yaygaralarına inat…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder