Hakkımda

Fotoğrafım
Şimdiye kadar İstanbul’da yaşadı, orada da doğdu . Toplamda 12 yılını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarında geçirdi. Sosyolojide yaptığı yandal sırasında yoğun oryantalizm ve Said tartışmalarının etkisiyle yüksek lisans tezini medyada oryantalizm üzerine yaptı. Doktorada kafasından türlü çeşitli konu geçişi sonrasında yeni medyanın toplumsal etkileri üzerine çalıştı ve bu konuda çalışmayı sürdürüyor. Takıntılı bir biçimde iletişime erişmede eşitsizlik üzerine konuşup duruyor. “Ne var canım onlar da erişseydi” karşı çıkışlarını duydukça çıldırıyor. O anlarda bir ejderha gibi ağzından ateş püskürtmek istiyor. İletişim sosyolojisine ilgi duyuyor ve bilimin, ticaret için değil toplum için olduğuna inanıyor. “Yaptığından hoşnut olan bir öğretim elemanı emekliye ayrılmalıdır” sözünü benimsiyor, o yüzden yazdığı her şeyi iki gün sonra beğenmiyor.

13 Haziran 2017 Salı

-Mış Gibi Hayatlar: Büyükşehir İnsanını Anlamaya Çalışmak


Bir araçtan diğerine geçerken insanoğlunun en tabii ve kıymetini bilmediği hareketlerden birini yapmak “zorunda” kalır şehir sakinleri: Yürümek. Çoğu yere araçla gitmeye alışık olduklarından ve artık tekerler birer uzantıları haline geldiğinden yürümek çoğu zaman büyükşehir insanı için zahmetlidir “kim yürüyecek”tir şimdi oradan oraya, fakat aynı zamanda bir bantın üzerinde hamster gibi yürümek için para öder spor salonlarına. Gözler çoğu zaman bir araç arar yürümemek için. Eğer o aranan araç bulunamadıysa of’layarak yürünür hiç etrafa bakmadan. Sadece gerektiği için, zevk almadan…

Yürümek keşiftir oysa ve bir şehir ancak adımlanarak keşfedilir. Yıllarca o şehirde bulunsanız bile şehir yürünerek yaşanır. Bir şehirde bulunmakla o şehirde yaşamak farklı şeylerdir. Bir şehir yürünerek sevilir. Hep geçtiğimiz yollara, sokaklara körleşiriz oysa ve bakmadan geçeriz. Çoğu zaman otomatikleşmiş olan bacaklarımız bizi alır götürür, ne zaman oraya geldiğimizi anlamayız. Yıllardır yanından geçtiğimiz asırlık çınar, çiçekleriyle bizi selamlayan erik ağacı, yüzyıllar öncesinden kalan bir çeşme ya da eskiden kalan ince işçilikli bir hece taşı ilgimizi çekmez bir mağazanın vitrini ya da bir reklam panosu kadar. Zira günümüz insanını büyüleyen hız ve harekettir. Değişen vitrinler, değişen reklam panoları… Sabit olan ilginç değildir, sabit olan eskildir, eskiye içkindir. Oysa sabit olan dirençlidir, direngendir, meydan okuyandır, asırlık çınar gibi, tarihi çeşme gibi…

Fakat büyükşehir insanı hızın içinde yer almasından, sürekli bir yere yetişmek için koşmasından etrafını görse de bakmaya “fırsat” bulamaz. Bir hayat felsefesi haline getirilebilecek olan şiarı vardı bir gezi dergisinin: Yalnızca keşfetmek için bak. Görmek, hayatı idame ettirebilmek için bir gereklilikken bakmak seçmektir. Birçok şeyi görürüz ama kadrajladığımız yer seçtiğimizdir, bakışımızdır, bakışımızı cezbedendir. Büyükşehir insanı görür ama bakmadan yürür çoğu zaman. Walter Benjamin’in deyimiyle “flaneur” olmaya zaman bulamaz, zaman bulamamak her ne demekse. Hergün otobüse bindiği durağın yanındaki çay ocağını keşfedemez mesela durup sokaktan gelene geçene ya da kendi içine bakmak için. Bir dantel gibi mermere işlenmiş süslemeli camiiyi, sokak aralarında kalan ve hoyratlıktan korunmak için duvarlarla çevrili olan biraz mahsun kiliseyi, yıkılmaya yüz tutan cumbalı ahşap evi ve düşünmez bizim için eski, hatta yıkıldı yıkılacak olmasından dolayı bir tehlike unsuru olan o evin birilerinin güven dolu yuvası olduğunu bir zamanlar.
Büyükşehir insanının böyle şeylere zamanı yoktur. O tam olarak kendisinin de ne yaptığını ve eline ne geçtiğini aslında anlayamadığı bir koşturmanın içindedir. Yorgun argın akşam evine döndüğünde ya çalışmaya devam eder ya ekranda bir şeyler izleyerek haftasonunun gelmesini bekler. Haftasonuna birazdan gelelim ama önce şunu söyleyelim: Büyükşehir insanı geçtiği yerlere keşfetmek için bakmazken bakanı da çeşitli şekillerde suçlamayı ihmal etmez. Etrafına meraklı gözlerle bakanlar onlar için melankolik, işe yaramaz, işi olmayan insanlardır. Hatta hedefsizdirler, zira hedef “ofis”e varmak, çok çalışmak, çok kazanmak, çok kariyer yapmak olmalıdır büyükşehir insanına göre, bir gün bile içine dönüp bakmadan, birgün bile bahçedeki ağaca bakıp gülümsemeden.

O dört gözle beklenen haftasonu geldiğinde ise önceden yapılmış programlar uygulanmaya başlanır birbir. Sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel sınıfa göre değişiklik gösteren etkinlikler genel olarak ev dışıdır, bütçeye göre. Sabah dışarıda kahvaltı, arkadaş buluşmaları, akşam yemeği belki bir iki kültürel faaliyet… Sergi gezip hayranlıkla bakmak ama her gün önünden geçilen harika mimariye sahip olan binalara bir kez olsun kafasını çevirip bakmamak… Bir “kapatılma” mekanı haline gelen alışveriş merkezlerine (daha samimi olanlar AVM diyorlar ya da hep şikayet edilen zaman yokluğundan kelime tasarrufu yapıp zaman kazanmaya çalışıyorlar) sıkışmalar, lüzumsuz harcamalar, aynı kıyafetin bilmem kaçıncısının farklı rengini almalar ve diğer giyilmeyenlerin yanına eklemeler… Sırf sinemaya gitmiş olmak için bir film seçip izlemeler… Oysa heyecanla beklediği filmler olmalı insanın hayatında, bileti alırken bile yüreğinin hızla çarptığı, salona girip film başlayınca tüm dünyadan kopup perdenin içine daldığı. Lakin böyle “melankolik” davranışlar büyükşehir insanına göre değildir ve de onlara göre ne kadar da gereksizdir, fakat sanat ruhu inceltmelidir. Satın almak, yemek, harcamak, tüketmek, tüketmek, tüketmek… Tüketerek var olmak…

Akşam edilip eve dönüldüğünde yorgunluk gelmiştir artık ve yatılıp uyunur çoğu zaman. Haftaiçi işte olmaktan, haftasonu dışarıda gezmekten sadece yatmaya gelinen otelvari bir yerdir evler ve çoğunlukla yuva sıcaklığı yoktur. Bu kadar az zaman geçiriliyor olmasına rağmen yıllarca ödenecek bir borcun altına girilerek alınmıştır çoğu zaman evler, belki ele güne karşı “evimiz var” demek için. En güzel mobilyalarla döşenmiştir, mutfak illa büyük olsundur ama çoğu zaman kahve ya da çay yapmak dışında kullanılmaz o mutfak. Temizlik için gelen yardımcı “kadın” yemekleri de yapar geliri yüksek gruplarda ve başkalarına “yemek yapıyor musun?” diye sorar bu grupta yer alan kadınlar şaşkınlıkla. “Duvarlar efendim en sevdiğimiz yiyeceklerdir. Yanına da kapıdan ve camdan bir sos yaptınız mı tadına doyulmaz.”

Haftaiçi işteyken eve gelmek için çırpınan bu insanlar haftasonu kendilerini evden dışarı atmak için amansız bir çaba sarf ederler. Çeşitli sosyal medya hesaplarından ne kadar eğlendiklerine dair paylaşımlar yapmak gibi bir görevi vardır zira ya da eğleniyor-muş gibi yapma. Kimin haftasonunu nerede, ne yaparak geçirdiği bir statü göstergesidir sonuçta. Paylaşımlara gelen yorumlar yanındakinin söylediklerinden daha mutlu edebilir onları. Bir fenomen haline gelen komik kedi videoları izlerken yanındaki kediye bakmayabilir, baksa da kovabilir onu.

Çelişkilerle doludur büyükşehir insanı. Kendi yaşadığı şehri keşfedememişken ve bunun için en ufak bir çaba harcamazken başka şehirleri merak eder, atlayıp gider oralara çoğu zaman bir turist kafilesinin içinde. Önceden belirlenmiş yerleri gezdirir rehberler onlara. Turlar insanın keşfetmesine çoğu zaman imkan bırakmaz, zaten hazır keşfedilmiş'i vardır, ona bakmak, oraya gitmek risk almamaktır. Bütün bir yıl hayali kurulan tatil tesadüflere bırakılmayacak kadar kutsaldır. Buralarda da gidilen yerleri kendi gözleri ile görmekten çok bir ekran ardından takip ederler, ne de olsa her şey kayıt altına alınmalı ve belgelenmelidir. İçlerinde illaki kendilerinin olduğu ve bazı moda çekimlerini açık ara geride bırakacak fotoğraflar çekilir ve eğer burası yurtdışı ise acilen ücretsiz wi-fi bulup onları sosyal medyada paylaşmak ölüm kalım meselesidir.

Göster(iş)/mek için yaşar bu insanlar, aynı zamanda görünmek için. Gerçekten kendi için ne yapar bilinmez. Falancalar şuraya gidip çok beğendiği için tatilde oraya gidilmeli, filancalar şu lokantayı çok övdüğü için mutlaka orada bu yenilmelidir. Bir kez olsun müzeye ya da sergiye gitmemiş olan biri sırf gidilmesi gerek diye turun peşine takılıp müze gezebilir ve birden bir sanat tarihçisi kesilebilir. –Mış gibi yapmak, -mış gibi yapabilmek bu çağda çok önemlidir. Her şeyi açık yaşayabilmek, şeffaflaşabilmek, şeffaflaşırken kalıplara girmek, “makbul” olanla yaşamak, yaşamı öyle şekillendirmek, yaşadığını –mış gibi yapmak, kendiy-miş gibi olmak ama aslında kendi olarak var olamamak.

Nasıl ki geleneksel medyada yer almanın koşulları varsa sosyal medyada da görünür olmanın koşulları var ve bu koşullar şimdi okumaya katlandıysanız bu tür yazılardan geçmiyor. Zaten görünür olmaktan çok kendi kitlesini arayan yazılar bunlar yani aslında onlara göre sıkıcı konular.
Sürekli bir yerlere yetişme telaşı içinde yaşanılan şu hayatta teneffüsler vermek gerekiyor. Durup dinlenmek gerekiyor, keşfetmek için bakmak gerekiyor. Rutinleri bozmak, hayatı selamlamak… Kendinle kalmak, kendini dinlemek… Her gün geçtiğin yola ilk kez geçiyor gibi bakmak, hergün yeni bir şey fark etmek…


Göstermek için değil, istediğin için yapmak… -Mış’ları kaldırmak, -mış’sız yaşamak… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder