Hakkımda

Fotoğrafım
Şimdiye kadar İstanbul’da yaşadı, orada da doğdu . Toplamda 12 yılını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarında geçirdi. Sosyolojide yaptığı yandal sırasında yoğun oryantalizm ve Said tartışmalarının etkisiyle yüksek lisans tezini medyada oryantalizm üzerine yaptı. Doktorada kafasından türlü çeşitli konu geçişi sonrasında yeni medyanın toplumsal etkileri üzerine çalıştı ve bu konuda çalışmayı sürdürüyor. Takıntılı bir biçimde iletişime erişmede eşitsizlik üzerine konuşup duruyor. “Ne var canım onlar da erişseydi” karşı çıkışlarını duydukça çıldırıyor. O anlarda bir ejderha gibi ağzından ateş püskürtmek istiyor. İletişim sosyolojisine ilgi duyuyor ve bilimin, ticaret için değil toplum için olduğuna inanıyor. “Yaptığından hoşnut olan bir öğretim elemanı emekliye ayrılmalıdır” sözünü benimsiyor, o yüzden yazdığı her şeyi iki gün sonra beğenmiyor.

7 Haziran 2016 Salı

Akademide Bağlantısızlar Hareketi Mümkün Mü?*


GİRİŞ
Soğuk Savaş döneminin iki esas oyuncusunun yanında belirip rol çalmaya çalışmasa da “ben de varım” diyen bir yapı Bağlantısızlar Hareketi. İki kutupta da yer almayı reddeden, iki kutuplu dünya dayatmasına karşı çıkan bir alternatif. Başarısı ya da başarısızlığı bu çalışmanın sınırlarının içinde yer almıyor. Çünkü bu çalışmanın derdi Bağlantısızlar Hareketi değil, Bağlantısızlar Hareketi’nin verdiği ilham akademi çatısı altında, her türlü dayatmacı iktidara karşı durarak bilgi üretiminin mümkün olup olmadığı. Sözü edilen olabilirlik sorgulanırken aynı zamanda neden böyle bir tutuma ihtiyaç duyulduğu sorusu da yazıyı şekillendiriyor.
Bağlantısızlar Hareketi’ni kısaca hatırlatarak başlayan bu yazı, ardından bilgi iktidar ilişkisini akademide çizilen sınırlar üzerinden tartışıyor ve ardından “ne yapılabilir”in yanıtlarını arıyor.

BAĞLANTISIZLAR HAREKETİ’Nİ HATIRLAMAK
Bağlantısızlar Hareketi, Soğuk Savaş döneminin soğuk ve gergin havasına kafa tutan bir birleşim. Ne SSCB’nin ne de ABD’nin yanında olan bir hareket. Aslında meydan okuyan bir duruş. İki kutba ayrılmış dünyada iki tarafta olmayı da reddetmiş, iki kutbu da karşısına almış bir hareket. Yani iki taraflı baskıya da bir karşı koyma çabası, bir direniş, bir var oluş mücadelesi. Orta yolcu değil, aksine “ben/biz de varız” diyen bir oluşum yani bir alternatif. Detaylar için pek çok kaynağa bakmak mümkün, tarih anlatmak değil derdimiz, tarihe dayandırmak sadece. Ancak çok kısa anımsamak gerek belki.
1955 Baldung Konferansı Bağlantısızlık (Non-Alignment) için bir başlangıçtı. Anlayış ve felsefe hemen oluşmasa da bir adımdı. Bağlantısızlığın, yani hiçbir bloka veya askeri ittifaka bağlı olmama hareketinin ilk teşkilatlanması Yugoslavya lideri Tito ile Mısır Başbakanı Nasır’ın teşebbüsü ile 1961 yılında oldu. Aynı yıl yayınlanan deklarasyonda her türlü sömürgeciliğe karşı gelindi (Armaoğlu, 1994: 625-626). Bağlantısızlar iki güç blokundan da ayrıydılar ve olabildiğince onlardan bağımsızdılar, ancak blok içinde diğer bloklara yakınlıklar olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla aslında Bağlantısızlar aslında kendi içinde de bağlantısızdırlar ama temel bir noktada direngendiler; sömürü ve baskıya karşı durdular/durmaya çalıştılar.

BİLGİ İÇİN BİLGİYE KARŞI
Soğuk Savaş döneminden daha da karmaşık, daha da kutuplu olan akademide bağlantısız olunabilir mi yani oluşan bilim iktidarına/iktidarlarına alternatif oluşturulabilir mi? Egemen yapılanmalar içinde yer almayı reddederek yeni bir yapı tasarlayabilmek mümkün mü?
Bu soruların yanıtlarını aramaya başlamadan önce bağlantısız ile ne demek istediğimizin değil ama ne demek istemediğimizin sınırlarını çizmek gerekiyor. Bağlantısız demek hayata karşı bir duruş sahibi olmayan demek değildir. . Etliye sütlüye dokunmayan, yazıp çizdiği ile bir şey söylemeyen ya da söylememeye özen gösterenler, bir sorunsalı çözme derdi ve kaygısı taşımayanlar, akademik basamakları hızlı tırmanmak için salt puan desteleme peşinde olanlar bağlantısızların sınırları dışında. Onları bilim değil, bilgi de değil, enformasyon devşirenler olarak ayrı tutuyoruz. Bilgi üretmeyip bilgi derleyenler bağlantısızlardan bağımsız. Bağlantısızlar ise akademide oluşan bloklardan ayrı olarak var oluş mücadelesi verenler, eğriye eğri doğruya doğru diyenler.  Derdimiz “belirli bir çevrede  yaşayan” ve yapılan çalışmaları yine bu çevrenin kriterleri ile değerlendirenlere karşı direnenler.
Orada ya da burada yer almadan, kimseye yaranmaya çalışmadan sadece ürettiklerimizle, kurulan sözle akademide varlık sürdürebilir mi? Sadece tek bir tarafa bakmayı öngören kutuplara sentezle yanıt verilebilir mi? Minerva’nın baykuşunun topladığı bilgileri, Simurg’un bilgeliği ile harmanlayıp yeni bir söz kurulabilir mi?[*] Elbette kurarız, lakin çok kolay değil. Bir tarafta Minerva’nın baykuşunu ululayanlar, diğer yanda Simurg’u göklere çıkaranlar (ve elbet tersini de söylemek mümkün: Baykuşu kötüleyenler, Simurg’u yerin dibine sokanlar da yok diyemeyiz) varken iş biraz karmaşık, iş biraz zordur.
Bilginin, üretildiği coğrafyaya göre önem kazanması ya da önemini yitirmesi hatta yüzüne dahi bakılmaması ya da hayranlıkla baktıkça anlamsızlaşması bağlantısızların mücadele etmesi gereken en temel sorunsallardandır. Sorun, bilgi ve iktidar sorunudur yani ikisinin birbiri ile olan ilişkisidir.  Foucault’nun üzerine çokca kalem oynattığı bir alandır sözü edilen. Foucault’nun bilgi ve iktidar sorunsalına bir yanlışı düzelterek başlamak gerekir. Bir yanlış anlamanın tersine Foucault “bilgi iktidardır” demez. Foucault’nun sözünü ettiği bilgi ve iktidar arasındaki bağlantıdır; biri diğerine eşittir demez; fakat aralarındaki güçlü ilişkiye dikkat çeker. Foucault (2013: 65-66), Hapishanenin Doğuşu’nda bilgi ve iktidar arasındaki karşılıklı sürece değinir. İktidar bilgi üretir, iktidar ve bilgi birbirlerini doğrudan içerir, bir bilgi alanı oluşturmadan ilişkisi olamaz ve aynı zamanda iktidar ilişkilerini varsaymayan ve oluşturmayan bir bilginin ve bilgi alanının olamayacağı kabul edilmelidir. Ayrıca bilgi ve iktidar kavramlarının arasında ayrıca bir de hakikat kavramının önemine dikkat çeker Foucault: “Hakikat üretilir. Bu hakikat üretimleri iktidardan ve iktidar mekanizmalarından ayrı değildir, çünkü hem bu iktidar mekanizmaları bu hakikat üretimlerini mümkün kılar, bunlara yol açar, hem de bu hakikat üretimlerini kendinde bizi bağlayan, birleştiren iktidar etkileri vardır. Beni ilgilendiren şey, hakikat/iktidar, bilgi/iktidar ilişkileridir” (Foucault, 2007, 173).
Tartışma sırasında tutamak oluşturabilecek kavramların ilişkileri için başvurduğumuz Foucault’nun düşün dünyasından sonra yeniden sorunsalımıza dönmek yerinde olacaktır. Sorunu bilgi ve iktidar sorunu olarak tanımlamıştık, peki bu sorun nerededir? Akademide iktidar olanlar mı bilgiyi belirler yoksa bilgi mi iktidarı belirler? İktidar olanların (siyasi iktidar) bilgiyi belirlediği bazı durumlar ortaya çıkabilir ki çok tehlikelidir. Siyasi iktidarlara  yakınlıklarından dolayı oluşan bazı gruplar bilgi iktidarını da ele geçirmeye çabalayabilirler ya da her siyasi iktidar kendi bilgisini üretmeye çalışabilir ve bu ürettiği bilgiyle kendine bir gerçeklik yaratabilir. Dolayısıyla o siyasal görüş yelpazesinde değilseniz ya da yelpazenin içinde ama onlar gibi değilseniz dışarıda kalmak durumu ile yüz yüze kalırsınız. Fakat bu yüzleşme bir dışlanma değildir bağlantısız olma yolunda olanlar için ya da bu yüzleşme başka bir akademinin mümkün olabilirliğini sorgulatır. Bir diğer yanda ise ürettiği bilgi ile iktidar elde edenler vardır ki onlara duyulacak saygı sonsuzdur. Lakin bilgiye eleştirel yaklaştığınızda ya da öyle düşünmediğinizde sonucu diğerinden çok da farklı olmayabilir.

SINIRLARA DİRENMEK
Peki ya bağlantısızlar ne yapabilirler ya da neden bağlantısız olmak gerekir? Sorun bilgi iktidarını ele geçirmekle ilgili değildir, aksine bu iktidara karşı durabilmek, başka bir perspektiften bilgi üretebilmektir. Bu noktada Said’i ve postkolonyalizmi anımsamakta fayda var. Said en önemli çalışması olan Şarkiyatçılık’ta Batı’nın Doğu hakkında ürettiği bilgileri, bu bilgilerin doğruluğunu ve oluşturdukları söylemi sorgular. Bunun dışında “iktidara hakikati söylemek” kavramını öne süren Said, hakikat kavramı ile “mevcut iktidarları yıkmaya ve iktidar ilişkilerini değiştirmeye katkıda bulunabilecek bilgi üretimini ima eder” (Traboulsi, 2010: 71). Bağlantısızların da çabası bu bilgiyi üretmek, hakikate katkı yapabilmektir. Fakat burada kullanılan hakikat kavramı bile kimi zaman rahatsız edici olabilmektedir, zira zannedilir ki bazı kelimeler, bazı kavramlar birilerinin, bir grubun tekelindedir ve onlar yalnızca kendilerinin istediği ve yükledikleri anlam ile kullanılsın isterler. Bu “kavram bencilliği” ya da “kavram mülkiyeti” sözü edilen kavramları başkalarına kapatmaya çalışırken aynı zamanda üretilmek istenen hakikate de ket vurur. Hatta öyle ki kavram bencilleri ile kavram mülkiyetçileri sınırladıkları kavramlar ile kendi düşünsel yapılarını da sınırlandırırlar.
Sorun ve mücadele alanı sadece kavramlardan ibaret değildir elbet. Akademik çalışma/çalış(a)mama alanlarının yazısız bir sözleşme ile uygulandığı dönemler daha gerilerde diyemesek de çember genişlemiş durumda. Lakin bir yerden genişleyen çember diğer yandan daralmıyor mu? Her dönemin tabusu başka, akademi dönemlere uygun olarak tabular oluşturmuyor mu? Her dönemin “öne çıkanları”, her dönemin “öne çıkan” tabuları… Birileri tabuları kutsar, diğerleri bu tabulara bilimdışı saldırır. Saldırı ve kutsama eylemleri iki taraflı gerçekleşir. Oysa tabular yıkılmak için vardır ve yıkımalıdır, lakin hakaretle değil, bilimle; saldırganlıkla değil, akademik bir dille. Bağlantısızların yapabileceği budur; kendi düşünce yapılarına ters düşen düşüncelere kalemleriyle, birikimleriyle, sözleriyle yanıt vermek. Karşı düşünce her nereden gelirse gelsin, hoşgeldi sefa geldi diyebilmek, saldırmadan eleştirmek.
Karşılaşılabilecek bir diğer sorun ise tıpkı mülkiyet edinilmiş kavramlar gibi mülkiyet edinilmiş çalışma alanlarıdır. Akademide parsellenmiş bazı konular bulunur, hatta bazıları sadece parsellenmekle kalmamış dışarıdan içeri girilmesin, içindekiler de dışarı çıkmasın diye dikenli tellerle etrafları örülmüştür. Bir şeyi sınırlandıran herşey; ister dikenli tel ister duvar olsun sadece dışarıdan birinin girmesini değil, içeriden de birilerinin çıkmasını engellemek içindir, ülke sınırları gibi. Sınırları aşarak zaman zaman içeri sızabilmek mümkünse de yakalanıp sınırdışı edilmek an meselesidir. Dert edilen bir konunun çalışılması sınırların içindekileri rahatsız ederken aynı zamanda sınırın dışında (ama başka sınırlarda) bulunanların da sizin o sınırda olduğunuzu yaftalaması demektir. Bağlantısız olma yolunda ilerleyen bazı akademisyenler bu yaftalardan kurtulmak için kaçıverirler, suç bulmamak gerekir elbet onlara, suçlu onlar değildir. Bazıları ise kendisine dert ettiği her konuda, mülkiyet edinilmiş konular demeden yazıp çizmeye devam eder, ötelenmeyi ve ötekileştirilmeyi ise göz ardı eder.

SONUÇ
Bağlantısız olmanın gücü de güçlüğü de bir tarafa ait olmamaktan değil, bir tarafa biat etmemekten gelir. Eğriye eğri, doğruya doğru deyince dışlanacak taraf çokludur. Yazdıklarımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz kimliğimizdir, bizdir. Yazdıklarımız bizi kategorilere ayırandır/ayırtandır. Yazılanlarla kabullenilmek de dışarıda bırakılmak da kolaydır. Bir yanda, bir tarafta durulması beklenir, yapmazsanız tanım dışısınızdır. Oysa düşünsel üretim yapanlar bir yere doğru eğimleri olsa da eleştirel düşünceden kaçınmamalıdır. Aidiyet değil ama bağlılık hatta bağımlılık, düşünsel körlüğü de beraberinde getirebilir, malum insan kendini kayırır.
Bağlantısız olma yolunda ilerlerken tanımlanamazsınız. Dikenli tellerle çevrili olan hangi alana konulacağı bilinemez hale gelirsiniz ve tanımlanamayan şey ürkütür, kategorize edilemeyen irkiltir. Kategorileştirmeye alışık olan insan zihni bu durum karşısında şaşkındır. En büyük tehlike pragmatistlik ile suçlanmaktır, oysa bağlantısız olma asla bu anlama gelmemektedir. Ayrıca bağlantısızların birbirinden de farklı olduğunu vurgulamak gerekir,  tıpkı Bağlantısızlar Hareketi gibi ama “hiçbir güç bloğuna dahil olmama” ilkesi onları birbirine bağlanmasını gerektirir.
Bir girizgah niteliği taşıyan bu yazı, devam ettirilmeye, açımlanmaya ve açıklanmaya muhtaç. Zira dünyanın iki kutuptan fazlasına ihtiyacı olduğu gibi, akademinin de bağlantısızlara ihtiyacı var.
KAYNAKLAR:
Armaoğlu, Fahir:        20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (Cilt 1), 10. Bs. Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994.
Foucault, Michel:       Hapishanenin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 5. Bs., Ankara, İmge Kitabevi, 2013b.
Foucault, Michel:       İktidarın Gözü, Çev. Işık Ergüden, 2. Bs., İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2007.
Traboulsi, Fawwaz:    “Şarklılara Şarkiyatçı Yaklaşmak: Edward Said’in Öteki Mesajı”, Barbarları Beklerken, Haz. Müge Gürsoy Sökmen, Başak Ertür, İstanbul, Metis Yayınları, 2010, s. 67-79.
 
* Bu yazı Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi'nin 22. sayısında yayınlanmıştır.
 
 
 



[*] Minerva’nın baykuşu Batı, Simurg ise Doğu’ya ait bilgiye gönderme yapmaktadır. Tasavvuf felsefesi ile özdeşleştirilen anlamı ile ilgili bir eleştiri içermemektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder